Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Üstlenilen hayatlar

İnsan zalim mi doğar, yoksa bulunduğu ortam ve üstlendiği roller mi onu şekillendirir? 1971’de bu soruya cevap aramak için bir deney yapıldı: Stanford Hapishane Deneyi Deneyde gönüllü öğrenciler rastgele iki role ayrılıyor: gardiyanlar ve mahkumlar. Sahte bir hapishane ortamı kuruluyor ve herkes bunun bir oyun olduğunu biliyor. Deneyin iki hafta sürmesi planlanıyor. Ama birkaç gün içinde gardiyan rolündeki katılımcılar sertleşmeye, aşağılamaya ve psikolojik baskı kurmaya başlıyor. Mahkum rolündekiler ise çözülüyor, itaatkarlaşıyor, duygusal olarak dağılıyor. Deney erken bitiriliyor. Bir süre sonra rol, oyun olmaktan çıkıp kimlik gibi hissedilmeye başlıyor. Bu deney tek başına “insan kötüdür” ya da “rol insanı bozar” gibi net bir cevap vermese de, şu soru görünür hale geliyor: Günlük hayatta yaptığımız şeylerin ne kadarı gerçekten biz, ne kadarı bize verilmiş roller? Felsefede bu soruya tek bir cevap yok. Hatta belki de asıl olay, tek bir cevabının olmaması. Bazı düşünürlere göre insan...

Bağ Gerçekten Nedir?

Şubat ayı, antik çağlardan beri yaşamın ve bereketin döngüsüyle anılırdı. Yunan takvimlerinde Ocak ortası ile Şubat ortası arasındaki zaman Gamelyon olarak adlandırılır ve Zeus ile Hera’nın kutsal evliliğine adanırdı. Zeus, tanrıların kralı olarak göklerin ötesinde hüküm sürerken, Hera’nın ilgisini kazanmak kolay değildi. Hera, bilgelik, sabır ve gururuyla öne çıkarken, Zeus’un gücü ve tutkusu bu ilişkiyi sürekli bir çekişme ve denge oyununa dönüştürüyordu. Efsanelere göre Zeus, Hera’yı etkilemek için gökleri alt üst eder, yıldırımlar ve şimşeklerle kudretini gösterirdi; Hera ise kendi iradesi ve bilgeliğiyle, bu tutkuyu ancak zamanla karşılardı. Aralarındaki bu karmaşık ilişki, aşkı sadece bir heyecan değil, karşılıklı saygı, sabır ve bağlılıkla örülmüş bir bağ olarak gösteriyordu. İnsanlar, bu dönemde sevgiyi ve bağ kurmayı, kalplerin çarpışıyla değil, evrenin ritmi ve doğanın döngüsüyle hissederdi. Roma sokakları ise başka bir ritüelin sahnesiydi. Lupercalia Bayramı’nda din adamları...

Gökyüzü Mü, Ruhumuz Mu? Jung’un Yansıma Kavramıyla İçsel Manzaralar

Gökyüzünü tarif etmenizi istesem… ama kelimelerle değil, hissettirdikleriyle? Yani renkleri, bulutları, ışığı değil de… duygularınızı, içinizde kıpırdayanı anlatmanızı? Bir anda gökyüzü sizin için ne kadar büyük bir anlam hissetmeye başlar; derin düşünmeye başlarsınız. Carl Jung bu durumu, bilinçdışının dış dünyada görünür hâle gelmesi olarak tanımlar. Yani kişi aslında gökyüzünü değil, kendi ruhunun yansımasını betimler. Belki de bu yüzden bazılarımız için gökyüzü özgürlük, bazılarımız içinse yalnızlıktır. Yani bazen bir manzara, bir kişi, bir davranış ya da bir gökyüzü bile bizdeki görünmeyen tarafların yüzeye çıkması için bir alan yaratır. Jung’un “gölge” adını verdiği şey de tam burada devreye girer: İçimizde kabul etmediğimiz, bastırdığımız, hatta bazen fark bile etmediğimiz duygular… Tüm bu taraflarımız kendini gösterecek bir yüzey arar. Kimi insan gökyüzüne bakınca özgürlük hisseder; belki kendi hayatında sıkıştığı yerleri görür, o genişliği özgürlüğün sembolü yapar. Kimi insa...

Benlik algısı

Kendimizi tanıtırken ne kadar özgürüz? yada ne kadar özgür olabiliriz? Birçoğumuz, kim olduğumuzu anlatırken dışarıdaki insanların gözünde nasıl göründüğümüze, toplumun beklentilerine ve etik değerlerin sınırlarına göre anlatırız.  Asch'ın 1951 yılında yaptığı uyum deneyinde katılımcılar, bir çizgi uzunluğunu karşılaştırmaları için sıraya diziliyor. Her seferinde onlara üç çizgi gösteriliyor ve hangisinin örnek çizgiyle aynı uzunlukta olduğunu söylemeleri isteniyor. Deneyin püf noktası ise, katılımcıların çoğunun aslında “deneyci” rolündeki gruptan oluşması ve bilinçli olarak yanlış cevap vermeleri. Gerçek katılımcı ise bu grubun içinde, kendi gözlemlerine rağmen grubun verdiği yanlış cevaba uyum sağlamak zorunda hissediyor. Yani, birçok kişi doğru cevabı bildiği hâlde, grubun etkisiyle yanlış cevap veriyor. İşte buna  sosyal uyum (social conformity) deniyor; yani bireyin, kendi gözlemi veya içsel doğrusu yerine, grubun davranış ve görüşlerine uyum göstermesi durumu. Toplumun...

Kendimize Verdiğimiz Değer

Belki de hayatımızdaki en ağır yüklerden biri, kendimize verdiğimiz (daha doğrusu vermediğimiz) değer.  Hepimiz bazen farkında olmasak da içimizde bir terazi taşırız. Kendimizi nasıl gördüğümüzü belirleyen şey, o terazinin kefelerine koyduğumuz şeylerdir. Kimi için teraziye başarılar konur notlar, terfiler, kazanılan yarışmalar, kıyafetler, güzellik… Bunlar arttıkça kefe ağırlaşır, değer duygusu artar.  Peki ya tökezlersen, başarısız olursan, kovulursan, kaybedersen? Tüm değerin kaybolmuş gibi hissedersin. Çünkü tüm değer o kefeye bağlıydı. Kimileri terazisini başkalarının gözlerine bağlar. İlgi gördükçe, takdir aldıkça değerli hisseder. Ama o gözler başka yöne çevrildiğinde, koca bir boşluk kalır ellerinde. Çünkü terazileri başkalarının ellerindedir. Bazılarımız da kendimizi geçmişle tartarız. Çocukluğumuzda duyduğumuz bir cümle, “Aferin”, “Sen bir işe yaramazsın” gibi… O eski sesler hâlâ bugünkü terazimizin kefelerini belirler. Yıllar geçse bile, biz fark etmeden onları kull...

Sonder: Sessiz Evrenler

Sonder… Kulağa biraz yabancı gelse de his olarak hiç yabancı değil aslında. Çünkü hepimizin, farkında olmadan yaşadığı bir duyguya isim verilmiş hâli. Bloğumu açtığımda ilk kez duyduğumda “işte, tam da bu” demiştim. Çevremizden her gün yüzlerce insan geçiyor. Kimi aceleyle metroya yetişiyor, kimi telefona dalmış yürüyor, kimi de bir çocuğun elini tutuyor. Sokakta yanından geçtiğimiz herkesin kendi sevinçleri, kırılganlıkları, yarım kalmışlıkları, ilginç hayatları var. Her biri kendi dünyasında bir hikâyenin başrolünde; sırları, umutları, hayal kırıklıkları, küçük zaferleri ve içten içe taşıdıkları korkularla dolu. İşte sonder tam da bu fark edişin adı. Yolda karşılaştığımız herkesin, en az bizimki kadar karmaşık, derin ve anlamlı bir iç dünyası olduğunu hatırlamak. Bir kafede oturan kadını düşünün mesela…Belki az önce sevdiği bir şarkıyı dinledi. Belki yıllardır aramadığı birinden mesaj bekliyor. Ya da sadece kahvesini karıştırıyor, ama o an onun için küçük bir ritüel kadar değerli. ...

Mutsuzluk Virüsü: Kıyaslamak

Bir varmış, bir yokmuş… Küçük bir çocuk her akşam, evinin ardındaki tepeden karşıdaki tepede duran bir eve bakarmış. Güneş ışığının altında o evin pencereleri öyle parlar, öyle ışıldarmış ki sanki altından yapılmış gibi parlıyormuş. Çocuk, her gün o parıltıya bakar, hayran hayran izler, günlerce hayalini kurarmış. “Bir gün mutlaka oraya gideceğim” dermiş kendi kendine. En sonunda, cesaretini toplayıp babasından izin almış ve yola çıkmış. Yol uzunmuş, tepeleri aşmış, dağları geçmiş. Güneş batmış, hava kararmış ve çocuk yorulmuş; öyle ki bir taşın üstünde uyuyakalmış. Sabah olunca yeniden uyanmış ve yola koyulmuş, kalbi hem heyecan hem de biraz endişeyle doluymuş. Sonunda o eve ulaşmış. Ama gördüğü manzara onun heyecanını söndürmüş: Pencereler artık öyle parlak değilmiş. Camlar donukmuş, tozlarla kaplıymış, köşelerinde çatlaklar varmış. Güneş ışığı bile camlara vurduğunda eskisi gibi parlatamıyor, pencereler solgun ve yorgun bir görünümdeymiş. Çocuk bir an için ellerini pencerelere uzatm...