Ana içeriğe atla

Mutsuzluk Virüsü: Kıyaslamak



Bir varmış, bir yokmuş…

Küçük bir çocuk her akşam, evinin ardındaki tepeden karşıdaki tepede duran bir eve bakarmış. Güneş ışığının altında o evin pencereleri öyle parlar, öyle ışıldarmış ki sanki altından yapılmış gibi parlıyormuş. Çocuk, her gün o parıltıya bakar, hayran hayran izler, günlerce hayalini kurarmış. “Bir gün mutlaka oraya gideceğim” dermiş kendi kendine.

En sonunda, cesaretini toplayıp babasından izin almış ve yola çıkmış. Yol uzunmuş, tepeleri aşmış, dağları geçmiş. Güneş batmış, hava kararmış ve çocuk yorulmuş; öyle ki bir taşın üstünde uyuyakalmış. Sabah olunca yeniden uyanmış ve yola koyulmuş, kalbi hem heyecan hem de biraz endişeyle doluymuş.

Sonunda o eve ulaşmış. Ama gördüğü manzara onun heyecanını söndürmüş: Pencereler artık öyle parlak değilmiş. Camlar donukmuş, tozlarla kaplıymış, köşelerinde çatlaklar varmış. Güneş ışığı bile camlara vurduğunda eskisi gibi parlatamıyor, pencereler solgun ve yorgun bir görünümdeymiş. Çocuk bir an için ellerini pencerelere uzatmak istemiş, ama parmaklarıyla dokunduğunda sadece soğuk ve kirli camı hissetmiş. “Bunca yol buna mı değdi?” diye içinden geçirip başını öne eğmiş.

Üzgün bir şekilde geri dönerken, bu kez kendi evine bakmış. İşte o anda anlamış: Aslında altın gibi parlayan pencereler, kendi evinin pencereleriymiş. Sadece güneş ışığı onları o kadar parlak gösteriyormuş.

Bu hikâyeyi ilk duyduğumda şunu düşündüm: “Tanıdık bir his…” Çünkü çoğumuz, başkasının penceresi daha parlak görünüyor diye, kendi penceremizin ışığını göremeyiz.

Kıyaslamak çok doğal bir şey. Psikolojide buna “sosyal karşılaştırma” deniyor. Festinger’in teorisine göre insanlar, kendilerini değerlendirmek için başkalarıyla kıyas yapar. Bir bakıma buna ihtiyacımız var; çünkü nerede durduğumuzu anlamamız için bir referans noktası oluşturuyor. Ama sorun şu ki, çoğu zaman bu kıyaslama yukarıya doğru oluyor. Yani hep bir başkasını daha başarılı, daha mutlu, daha yeterli görmeye meyilliyiz. Ve işte o zaman kıyaslama, sessiz bir mutsuzluğa dönüşüyor.

Benim hayatımda kıyasın en çok hissettirdiği yer sosyal medya. Instagram’da, TikTok’ta ya da başka bir yerde herkesin hayatı ışıl ışıl ve muhteşem görünüyor. Fakat gerçekte gördüğümüz şey çoğunlukla insanların “ideal benlikleri.” Yani parlatılmış, seçilmiş, filtrelenmiş kısımlar. Biz ise elimizdeki “gerçek benlik” ile bunu kıyaslıyoruz ve sonucunda yetersiz hissediyoruz. Aslında denk olmayan iki şeyi karşılaştırıyoruz.

Ama burada fark ettiğim bir şey var (izlediğim psikoloji videoları sağ olsun): Biz genellikle bizim için önemsiz konularda kıyas yapmıyoruz. Mesela hiç ilgi alanımız olmayan bir şeyde, başkası ne kadar başarılı olursa olsun, bu bizde bir kıskançlık uyandırmıyor. Demek ki kıyas aslında bize ne istediğimizi gösteriyor. Eksik hissettiğimiz alanlarda başkasının penceresi parlıyor. Bu da bize, “Belki sen de burada ışığını keşfedebilirsin” diyor. Yani kıyaslama, eğer doğru okursak, aslında bize bir hedef gösteriyor.

Kıskançlık ve haset kavramları tam bilmediğimiz zaman birbirine karışabilir. Kıskançlık çoğu zaman kötü bir şey gibi öğretilir. Oysa kıskançlık, “Keşke benim de olsa” hissidir; yapıcıya dönüşebilir, motive edebilir. Haset ise farklıdır. Haset, “Madem bende yok, onda da olmasın” duygusudur. Yıkıcıdır; hem bize hem karşımızdakine zarar verir. Yani mesele kıskançlığı bastırmak değil, onu dönüştürmek; onu bir pusula gibi kullanabilmek.

Tüm bu süreçte farkındalık çok önemli. Çünkü kıyas yaparken farkında olmazsak, sadece yetersizlik hissi içinde kayboluyoruz. Ama bir an durup, “Ben neden kıyasladım? Bu bana ne gösteriyor? Aslında neye ihtiyacım var?” diye sorarsak, kıyaslama kendi kendini yok etmek yerine bize yol gösterebilir.

Altın pencereler belki hep uzakta gibi görünüyor. Ama belki de ışık tam da kendi evimizin penceresine vuruyor. Yeter ki bakmayı bilelim. 🌿


Kaynaklar:

Vikipedi – Sosyal Karşılaştırma Kuramı

Bütün Psikoloji – Haset ve Kıskançlık


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Gökyüzü Mü, Ruhumuz Mu? Jung’un Yansıma Kavramıyla İçsel Manzaralar

Gökyüzünü tarif etmenizi istesem… ama kelimelerle değil, hissettirdikleriyle? Yani renkleri, bulutları, ışığı değil de… duygularınızı, içinizde kıpırdayanı anlatmanızı? Bir anda gökyüzü sizin için ne kadar büyük bir anlam hissetmeye başlar; derin düşünmeye başlarsınız. Carl Jung bu durumu, bilinçdışının dış dünyada görünür hâle gelmesi olarak tanımlar. Yani kişi aslında gökyüzünü değil, kendi ruhunun yansımasını betimler. Belki de bu yüzden bazılarımız için gökyüzü özgürlük, bazılarımız içinse yalnızlıktır. Yani bazen bir manzara, bir kişi, bir davranış ya da bir gökyüzü bile bizdeki görünmeyen tarafların yüzeye çıkması için bir alan yaratır. Jung’un “gölge” adını verdiği şey de tam burada devreye girer: İçimizde kabul etmediğimiz, bastırdığımız, hatta bazen fark bile etmediğimiz duygular… Tüm bu taraflarımız kendini gösterecek bir yüzey arar. Kimi insan gökyüzüne bakınca özgürlük hisseder; belki kendi hayatında sıkıştığı yerleri görür, o genişliği özgürlüğün sembolü yapar. Kimi insa...

Benlik algısı

Kendimizi tanıtırken ne kadar özgürüz? yada ne kadar özgür olabiliriz? Birçoğumuz, kim olduğumuzu anlatırken dışarıdaki insanların gözünde nasıl göründüğümüze, toplumun beklentilerine ve etik değerlerin sınırlarına göre anlatırız.  Asch'ın 1951 yılında yaptığı uyum deneyinde katılımcılar, bir çizgi uzunluğunu karşılaştırmaları için sıraya diziliyor. Her seferinde onlara üç çizgi gösteriliyor ve hangisinin örnek çizgiyle aynı uzunlukta olduğunu söylemeleri isteniyor. Deneyin püf noktası ise, katılımcıların çoğunun aslında “deneyci” rolündeki gruptan oluşması ve bilinçli olarak yanlış cevap vermeleri. Gerçek katılımcı ise bu grubun içinde, kendi gözlemlerine rağmen grubun verdiği yanlış cevaba uyum sağlamak zorunda hissediyor. Yani, birçok kişi doğru cevabı bildiği hâlde, grubun etkisiyle yanlış cevap veriyor. İşte buna  sosyal uyum (social conformity) deniyor; yani bireyin, kendi gözlemi veya içsel doğrusu yerine, grubun davranış ve görüşlerine uyum göstermesi durumu. Toplumun...

Kötü Bir Resim Asarım Korkusuyla Hiç Resim Asmamak

Yatağımın karşısında bir pencere var, odanın duvarları bomboş. Nasıl yaşadım on yıl bu evde? Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi içimden. Ben ne yaptım? Kimse de uyarmadı beni. Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım.  — Oğuz Atay, Tutunamayanlar Her gün bir defteri açtım, ama kelimeler doğru sırayla dizilmedi diye bir satır bile yazamadım. Yine de kalem elimdeydi. Çünkü boş bir sayfa da bir başlangıçtır. Hata yapmadan yaşamak, yaşamamaktır. Hayatımızı nasıl sınırlıyoruz! Kendimizi bir şeyleri mükemmel yapmak zorunda hissettiğimizde, bazen hiç başlamamayı seçiyoruz. Mükemmelliyetçilik, kendi içimizde bir tür sessiz hapsolma hâli gibi. Hata yapmaktan korkmak, adım atmayı ertelemek, bir şeyi “yeterince iyi değil” diye bekletmek… Korkularımızla ördüğümüz bu sınırlar aslında bizi kendimizden uzaklaştırıyor. Asıl büyü, hataların ve eksiklerin içinde gizli. Kötü bir resim asılır, kötü bir karar alınır, yanlış yapılır… Ama her biri bir ...