Bir varmış, bir yokmuş… Küçük bir çocuk her akşam, evinin ardındaki tepeden karşıdaki tepede duran bir eve bakarmış. Güneş ışığının altında o evin pencereleri öyle parlar, öyle ışıldarmış ki sanki altından yapılmış gibi parlıyormuş. Çocuk, her gün o parıltıya bakar, hayran hayran izler, günlerce hayalini kurarmış. “Bir gün mutlaka oraya gideceğim” dermiş kendi kendine. En sonunda, cesaretini toplayıp babasından izin almış ve yola çıkmış. Yol uzunmuş, tepeleri aşmış, dağları geçmiş. Güneş batmış, hava kararmış ve çocuk yorulmuş; öyle ki bir taşın üstünde uyuyakalmış. Sabah olunca yeniden uyanmış ve yola koyulmuş, kalbi hem heyecan hem de biraz endişeyle doluymuş. Sonunda o eve ulaşmış. Ama gördüğü manzara onun heyecanını söndürmüş: Pencereler artık öyle parlak değilmiş. Camlar donukmuş, tozlarla kaplıymış, köşelerinde çatlaklar varmış. Güneş ışığı bile camlara vurduğunda eskisi gibi parlatamıyor, pencereler solgun ve yorgun bir görünümdeymiş. Çocuk bir an için ellerini pencerelere uzatm...