Ana içeriğe atla

Kötü Bir Resim Asarım Korkusuyla Hiç Resim Asmamak


Yatağımın karşısında bir pencere var, odanın duvarları bomboş. Nasıl yaşadım on yıl bu evde? Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi içimden. Ben ne yaptım? Kimse de uyarmadı beni. Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım. 

— Oğuz Atay, Tutunamayanlar

Her gün bir defteri açtım, ama kelimeler doğru sırayla dizilmedi diye bir satır bile yazamadım. Yine de kalem elimdeydi. Çünkü boş bir sayfa da bir başlangıçtır. Hata yapmadan yaşamak, yaşamamaktır.

Hayatımızı nasıl sınırlıyoruz! Kendimizi bir şeyleri mükemmel yapmak zorunda hissettiğimizde, bazen hiç başlamamayı seçiyoruz.

Mükemmelliyetçilik, kendi içimizde bir tür sessiz hapsolma hâli gibi. Hata yapmaktan korkmak, adım atmayı ertelemek, bir şeyi “yeterince iyi değil” diye bekletmek…

Korkularımızla ördüğümüz bu sınırlar aslında bizi kendimizden uzaklaştırıyor. Asıl büyü, hataların ve eksiklerin içinde gizli. Kötü bir resim asılır, kötü bir karar alınır, yanlış yapılır… Ama her biri bir hikâye anlatır: kendi hikâyemizi.

Belki de her yanlış karar, bir sonraki doğruya giden taşlardır. Her yanlışta ben değişiyorum, sen değişiyorsun, biz değişiyoruz. Beş yanlış ötede, belki hiç tahmin etmediğimiz bir senaryo, bir fırsat vardır; ya da on, belki yirmi yanlış ötede… ama bir yerde mutlaka. O taşları adım adım geçtiğimizde, bazen kendi sınırlarımızı yeniden keşfediyoruz, bazen de  beklemediğimiz bir kapının açıldığını görüyoruz. 

 Belki de hayatın en değerli yanlarından biri de bu: yanlışların içinde saklı olan olasılıkları fark etmek ve ilerlemeye devam etmek. 

Yüzmeye devam et devam et devam et...🐟






Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Gökyüzü Mü, Ruhumuz Mu? Jung’un Yansıma Kavramıyla İçsel Manzaralar

Gökyüzünü tarif etmenizi istesem… ama kelimelerle değil, hissettirdikleriyle? Yani renkleri, bulutları, ışığı değil de… duygularınızı, içinizde kıpırdayanı anlatmanızı? Bir anda gökyüzü sizin için ne kadar büyük bir anlam hissetmeye başlar; derin düşünmeye başlarsınız. Carl Jung bu durumu, bilinçdışının dış dünyada görünür hâle gelmesi olarak tanımlar. Yani kişi aslında gökyüzünü değil, kendi ruhunun yansımasını betimler. Belki de bu yüzden bazılarımız için gökyüzü özgürlük, bazılarımız içinse yalnızlıktır. Yani bazen bir manzara, bir kişi, bir davranış ya da bir gökyüzü bile bizdeki görünmeyen tarafların yüzeye çıkması için bir alan yaratır. Jung’un “gölge” adını verdiği şey de tam burada devreye girer: İçimizde kabul etmediğimiz, bastırdığımız, hatta bazen fark bile etmediğimiz duygular… Tüm bu taraflarımız kendini gösterecek bir yüzey arar. Kimi insan gökyüzüne bakınca özgürlük hisseder; belki kendi hayatında sıkıştığı yerleri görür, o genişliği özgürlüğün sembolü yapar. Kimi insa...

Benlik algısı

Kendimizi tanıtırken ne kadar özgürüz? yada ne kadar özgür olabiliriz? Birçoğumuz, kim olduğumuzu anlatırken dışarıdaki insanların gözünde nasıl göründüğümüze, toplumun beklentilerine ve etik değerlerin sınırlarına göre anlatırız.  Asch'ın 1951 yılında yaptığı uyum deneyinde katılımcılar, bir çizgi uzunluğunu karşılaştırmaları için sıraya diziliyor. Her seferinde onlara üç çizgi gösteriliyor ve hangisinin örnek çizgiyle aynı uzunlukta olduğunu söylemeleri isteniyor. Deneyin püf noktası ise, katılımcıların çoğunun aslında “deneyci” rolündeki gruptan oluşması ve bilinçli olarak yanlış cevap vermeleri. Gerçek katılımcı ise bu grubun içinde, kendi gözlemlerine rağmen grubun verdiği yanlış cevaba uyum sağlamak zorunda hissediyor. Yani, birçok kişi doğru cevabı bildiği hâlde, grubun etkisiyle yanlış cevap veriyor. İşte buna  sosyal uyum (social conformity) deniyor; yani bireyin, kendi gözlemi veya içsel doğrusu yerine, grubun davranış ve görüşlerine uyum göstermesi durumu. Toplumun...