Gökyüzünü tarif etmenizi istesem… ama kelimelerle değil, hissettirdikleriyle?
Yani renkleri, bulutları, ışığı değil de… duygularınızı, içinizde kıpırdayanı anlatmanızı?
Bir anda gökyüzü sizin için ne kadar büyük bir anlam hissetmeye başlar; derin düşünmeye başlarsınız.
Carl Jung bu durumu, bilinçdışının dış dünyada görünür hâle gelmesi olarak tanımlar. Yani kişi aslında gökyüzünü değil, kendi ruhunun yansımasını betimler. Belki de bu yüzden bazılarımız için gökyüzü özgürlük, bazılarımız içinse yalnızlıktır.
Yani bazen bir manzara, bir kişi, bir davranış ya da bir gökyüzü bile bizdeki görünmeyen tarafların yüzeye çıkması için bir alan yaratır. Jung’un “gölge” adını verdiği şey de tam burada devreye girer: İçimizde kabul etmediğimiz, bastırdığımız, hatta bazen fark bile etmediğimiz duygular… Tüm bu taraflarımız kendini gösterecek bir yüzey arar.
Kimi insan gökyüzüne bakınca özgürlük hisseder; belki kendi hayatında sıkıştığı yerleri görür, o genişliği özgürlüğün sembolü yapar.
Kimi insan yalnızlık hisseder; belki içindeki boşluk, gökyüzünün boşluğunda görünür olur.
Kimi insan hüzünlenir; belki geçmişten kalan çözümlenmemiş bir şeyler göğün griliğine tutunur.
Kimi insan umutlanır; belki içindeki ışık arayışı güneşin parıltısında bulur.
Hepimiz aynı göğün altındayız ama aynı duyguların içinde değiliz. Görünen manzara ortak olsa da içsel manzara kişiye özgü. Çünkü gökyüzü, insanın benliğiyle temas eden sembollerden biri; ne kadar yukarı bakarsak bakalım, gerçek bakış çoğu zaman içeriye doğrudur.
“Dünya senin dışındadır sandın; oysa hepsi sensin.” — Mevlana
.png)
Yorumlar
Yorum Gönder