Ana içeriğe atla

İçimizdeki Değişim, Dışımızdaki Yansımalar


Geçen gün eski bir arkadaşımı gördüm ve fark ettim ki, ben onu hâlâ yıllar önceki hâliyle hatırlıyorum… Oysa insanlar değişiyor. Belki daha sakin, belki daha düşünceli, belki tamamen farklı bir yol çizmiş olabilir.

Karşımızdaki insanları sadece geçmişin izdüşümüyle değil, bugünün canlı hâliyle de görmek gerek, tabi ne kadar mümkünse. İlginç olan, değişimin çoğu zaman gözle görünmemesi…

Değişimin belirsizlik tarafı bazen korkutucu olabildiği gibi, bazen de inanılmaz özgürleştirici olabilir. Her yeni düşünce, her farkındalık anı, kendimizi yeniden şekillendirmek için bir fırsat sunuyor.

Onların değiştiği gibi ben de değişiyorum. Bence değişim için önce kendimize biraz alan açmamız gerekiyor. Çünkü o alan, eski hâlimizle yeni hâlimizin karşılaştığı yer oluyor. İnsan bazen fark ediyor ki, kendi bakış açısı bile geçmişin gölgesiyle çarpışıyor. Eski alışkanlıklar, tanıdık düşünceler… hepsi yolumuza çıkıyor. Ama işin güzel yanı da burada; bu çarpışma aslında dönüşümün başlangıcı.

Kolay mı? Hiç değil. Yorucu, zorlayıcı ve acı verici. Ama göze aldığında, insan daha farkında, daha özgür bir hâle evriliyor. Bence en değerli yan da bu.

İçsel dönüşüm, yerinde durmamanın ve değişmenin önemi burada ortaya çıkıyor. Biz değişiyoruz, karşımızdakiler de değişiyor. Kendimizi ve onları bir anın üzerine sabitlemek mümkün değil. Bu, eski algılara takılıp kalmamak, her şeyi yeniden görmek için bir şans.

İnsan her an yeniden şekillenen bir hikâye… Her karşılaşma, kendimizi yeniden ifade etme şansı. Belki de bu yüzden ara sıra eski fotoğraflara bakmak, geçmişi hatırlamak sadece nostalji değil; kendi değişimimizi fark etmek, hatırlamak ve takdir etmek için bir yol.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Gökyüzü Mü, Ruhumuz Mu? Jung’un Yansıma Kavramıyla İçsel Manzaralar

Gökyüzünü tarif etmenizi istesem… ama kelimelerle değil, hissettirdikleriyle? Yani renkleri, bulutları, ışığı değil de… duygularınızı, içinizde kıpırdayanı anlatmanızı? Bir anda gökyüzü sizin için ne kadar büyük bir anlam hissetmeye başlar; derin düşünmeye başlarsınız. Carl Jung bu durumu, bilinçdışının dış dünyada görünür hâle gelmesi olarak tanımlar. Yani kişi aslında gökyüzünü değil, kendi ruhunun yansımasını betimler. Belki de bu yüzden bazılarımız için gökyüzü özgürlük, bazılarımız içinse yalnızlıktır. Yani bazen bir manzara, bir kişi, bir davranış ya da bir gökyüzü bile bizdeki görünmeyen tarafların yüzeye çıkması için bir alan yaratır. Jung’un “gölge” adını verdiği şey de tam burada devreye girer: İçimizde kabul etmediğimiz, bastırdığımız, hatta bazen fark bile etmediğimiz duygular… Tüm bu taraflarımız kendini gösterecek bir yüzey arar. Kimi insan gökyüzüne bakınca özgürlük hisseder; belki kendi hayatında sıkıştığı yerleri görür, o genişliği özgürlüğün sembolü yapar. Kimi insa...

Benlik algısı

Kendimizi tanıtırken ne kadar özgürüz? yada ne kadar özgür olabiliriz? Birçoğumuz, kim olduğumuzu anlatırken dışarıdaki insanların gözünde nasıl göründüğümüze, toplumun beklentilerine ve etik değerlerin sınırlarına göre anlatırız.  Asch'ın 1951 yılında yaptığı uyum deneyinde katılımcılar, bir çizgi uzunluğunu karşılaştırmaları için sıraya diziliyor. Her seferinde onlara üç çizgi gösteriliyor ve hangisinin örnek çizgiyle aynı uzunlukta olduğunu söylemeleri isteniyor. Deneyin püf noktası ise, katılımcıların çoğunun aslında “deneyci” rolündeki gruptan oluşması ve bilinçli olarak yanlış cevap vermeleri. Gerçek katılımcı ise bu grubun içinde, kendi gözlemlerine rağmen grubun verdiği yanlış cevaba uyum sağlamak zorunda hissediyor. Yani, birçok kişi doğru cevabı bildiği hâlde, grubun etkisiyle yanlış cevap veriyor. İşte buna  sosyal uyum (social conformity) deniyor; yani bireyin, kendi gözlemi veya içsel doğrusu yerine, grubun davranış ve görüşlerine uyum göstermesi durumu. Toplumun...

Kötü Bir Resim Asarım Korkusuyla Hiç Resim Asmamak

Yatağımın karşısında bir pencere var, odanın duvarları bomboş. Nasıl yaşadım on yıl bu evde? Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi içimden. Ben ne yaptım? Kimse de uyarmadı beni. Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım.  — Oğuz Atay, Tutunamayanlar Her gün bir defteri açtım, ama kelimeler doğru sırayla dizilmedi diye bir satır bile yazamadım. Yine de kalem elimdeydi. Çünkü boş bir sayfa da bir başlangıçtır. Hata yapmadan yaşamak, yaşamamaktır. Hayatımızı nasıl sınırlıyoruz! Kendimizi bir şeyleri mükemmel yapmak zorunda hissettiğimizde, bazen hiç başlamamayı seçiyoruz. Mükemmelliyetçilik, kendi içimizde bir tür sessiz hapsolma hâli gibi. Hata yapmaktan korkmak, adım atmayı ertelemek, bir şeyi “yeterince iyi değil” diye bekletmek… Korkularımızla ördüğümüz bu sınırlar aslında bizi kendimizden uzaklaştırıyor. Asıl büyü, hataların ve eksiklerin içinde gizli. Kötü bir resim asılır, kötü bir karar alınır, yanlış yapılır… Ama her biri bir ...