Bazen bir cümle, içimizde bir şeyleri harekete geçirir.
Benim için öyle bir cümle: “Yüzleşmekten korktuğumuz travmalarımızı, ilişkilerimize yansıtarak derinlerde onu canlı tutmaya devam ediyor olabilir miyiz?”
Bu soruyu kendimize sorduğumuzda, çoğu zaman cevabı net bir şekilde bilemeyiz. Ama içimizin bir köşesi sessizce “evet” der. Çünkü aslında biz, geçmişimizle yaşamayı öğreniyoruz; farkında olmadan onu bugünümüze taşıyoruz.
Travma dediğimiz şey hep büyük olmak zorunda mı? Hayır. Psikolojide travma, kişinin başa çıkma kapasitesini aşan ve duygusal iz bırakan her türlü deneyim olarak tanımlanır. Olay geçse de, duygular bizde kalır.
Bessel van der Kolk’un dediği gibi: “Travma, bedenin ve zihnin bir anda donduğu andır; fakat o an geçse bile, travma içeride yaşamaya devam eder.” Biz bir olayı unutmaya çalışırız, ama beden hatırlar, zihin saklar. Bir bakış, bir ses tonu, bir terk ediliş hissi, bizi yıllar öncesine ışınlayıverir.
İlişkiler bir sahne gibidir, ama sahneye sadece biz ve karşımızdaki kişi çıkmaz. Aramızda çocukluğumuz, bastırdığımız öfke, tamamlanmamış duygular ve eski korkular da vardır. Birine bağlandığımızda “ya giderse” korkusunu hissediyorsak, bu korkuyu biz üretmiyoruz; daha önce yaşadığımız terk edilme deneyimi fısıldıyor. Ya da biri bizi eleştirdiğinde kendimizi değersiz hissediyorsak, bu hissin kökleri çoktan atılmıştır.
John Bowlby’nin bağlanma teorisine göre çocuklukta bakım verenle kurduğumuz ilişki biçimi, yetişkinlikteki yakın ilişkilerimizi şekillendiriyor. Yani geçmişte öğrendiğimiz “güvenli alan” veya “tehlike” hissi, büyüdüğümüzde insanlara bağlanış biçimimizi etkiliyor.
Bazılarımız sürekli onay arama ihtiyacı hissediyor, bazıları yakınlıktan uzak duruyor, bazıları ise hem bağ kurabiliyor hem sınırlarını koruyabiliyor. Bu stilleri bilinçli şekilde seçmiyoruz; onlar aslında geçmişten gelen duygusal reflekslerimiz Yani farkında olmadan, çocukluğumuzdaki deneyimlerin izlerini ilişkilerimize taşıyoruz.
Peki neden döngüler tekrar ediyor?“Neden hep aynı şeyleri yaşıyoruz? Neden aynı hikâyeyi farklı insanlarla tekrar ediyoruz?” Freud buna “tekrar zorlantısı” diyor. Yani zihin, geçmişte tamamlanmamış bir duyguyu veya çözülmemiş bir hissi yeniden yaşamak ister. Sanki bir kısmımız, “Bu kez farklı olacak” umuduyla eski duygusal senaryoları farkında olmadan tekrar oynuyor.
Neden böyle yapıyoruz peki? Çünkü zihnimiz, tamamlanmamış hisleri çözmek, anlamlandırmak ve kontrol altına almak ister. Geçmişte yaşadığımız duygusal eksiklikler veya yarım kalmış deneyimler, bilinçdışımızda “tamamlanmayı bekleyen işler” gibi bekler. Farkında olmasak da, zihin bize aynı hisleri yeniden yaşatıyor. Ama çoğu zaman yine aynı tepkileri veriyoruz.Çünkü bu işler bilinçli değil, otomatik olarak gerçekleşiyor.
Carl Jung da bu durumu şöyle özetliyor: “Bilinçli hale getirmediğimiz şey, kader olarak karşımıza çıkar.”
Yani geçmişimiz fark etmediğimiz sürece karşımıza “kader” kılığında çıkar. Aynı duygular, aynı yetersizlikler, aynı terk edilme korkuları, farklı kişilerle tekrar eder. İçimizde hâlâ bir çocuk yaşar. Bazen büyümüş gibi görünürüz ama içimizde hâlâ korkan, susan, anlaşılmak isteyen bir çocuk vardır. Bu çocuk ilişkilerde kendini gösterir; incinir, korkar, bazen sadece sarılmak ister. Onun sesini duyduğumuzda, kendi hikâyemizi anlamaya başlarız.
“İyileşmek, kırıldığın yere dönüp kendini oradan almaktır.” – Rupi Kaur

Yorumlar
Yorum Gönder