Ana içeriğe atla

Overthinking: 2025’in Yeni Kardiyo Egzersizi


Aşırı Düşünmenin Sessizliği

Zihin bazen kendi içinde kaybolmuş bir labirent gibi. Düşünmek güzel aslında, yol gösterir. Ama işte Bazen o yol bir yük oluyor, üstüne kapanıyor insanın. Buna da aşırı düşünme diyoruz. Psikolojide Ruminasyon ve kaygılı beklenti diye geçiyor                        

Ruminasyon, geçmişte olanları durmadan tekrar etmek… Söylenmiş bir söz, yapılmış bir davranış… Sanki hâlâ değiştirebilirmişiz gibi zihinde dönüp durması. 

O anı ise zihnimizde defalarca oynattığımız bir film gibi; her izlediğimizde biraz daha yorucu hâle geliyor. Ve işin garibi, biz o filmi ne kadar çok oynatırsak, bugünü yaşamaktan o kadar uzaklaşıyoruz.

Kaygılı beklenti ise geleceğin hayaletleriyle uğraşmak. Henüz yaşanmamış şeyler yüzünden diken üstünde oturmak… “Ya başarısız olursam, ya kaybedersem?” diye kendini yormak. 

Gelecek üzerine kurduğumuz her senaryonun aslında sadece bir ihtimal olduğunu unuturuz. Böylece olmayan ihtimallerin yükünü taşırken, elimizdeki tek gerçek olan “şimdi”yi kaçırırız.

Zihin, doğası gereği bir problem çözme makinesi. Ama makine bazen sapıtıyor. Durmadan çalışıyor, susmuyor. Sonunda biz de kendi zihnimizin esiri oluyoruz.

Heidegger “gerçeklik, şimdi de saklıdır” derken aslında çok basit ama bir o kadar da zor bir şeye işaret ediyor: hayat, tam da şu anın içinde. Ama biz ne yapıyoruz? Ya geçmişe gidiyoruz, keşke’lerle oyalanıyoruz. Ya da geleceğe sıçrayıp “ya olursa?” senaryolarıyla kendimizi tüketiyoruz. Oysa gerçek olan tek şey, şu an elimizde olan an.

Psikolojide mindfulness yani bilinçli farkındalık da tam burada devreye giriyor. Bilinçli farkındalık, zihni susturmak değil; zihnin ürettiklerini fark edip onlara kapılmadan şimdiyi hissetmek. Mesela nefesinin farkına varmak, oturduğun sandalyeyi hissetmek, kulağına gelen sesi duymak… Basit gibi görünen ama insanı bugüne çağıran şeyler bunlar.

Belki de aşırı düşünmenin ilacı, düşünceleri kovalamak değil; onların gelip geçici olduğunu görmek. “Tamam, geldin, hoş geldin, şimdi geçebilirsin” diyebilmek. Çünkü biz düşüncelerimiz değiliz. Biz, onların gelip gidişini izleyen tanığız.

Ve işte biraz huzur da burada saklı. Zihin geçmişin yükünü ya da geleceğin korkusunu sırtımıza atsa bile, şimdide kalabilmek… O anın kokusunu, sesini, dokusunu fark etmek. 

Ve asıl soru şu: Sessizliğin içinde biz kim oluyoruz?







-


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Gökyüzü Mü, Ruhumuz Mu? Jung’un Yansıma Kavramıyla İçsel Manzaralar

Gökyüzünü tarif etmenizi istesem… ama kelimelerle değil, hissettirdikleriyle? Yani renkleri, bulutları, ışığı değil de… duygularınızı, içinizde kıpırdayanı anlatmanızı? Bir anda gökyüzü sizin için ne kadar büyük bir anlam hissetmeye başlar; derin düşünmeye başlarsınız. Carl Jung bu durumu, bilinçdışının dış dünyada görünür hâle gelmesi olarak tanımlar. Yani kişi aslında gökyüzünü değil, kendi ruhunun yansımasını betimler. Belki de bu yüzden bazılarımız için gökyüzü özgürlük, bazılarımız içinse yalnızlıktır. Yani bazen bir manzara, bir kişi, bir davranış ya da bir gökyüzü bile bizdeki görünmeyen tarafların yüzeye çıkması için bir alan yaratır. Jung’un “gölge” adını verdiği şey de tam burada devreye girer: İçimizde kabul etmediğimiz, bastırdığımız, hatta bazen fark bile etmediğimiz duygular… Tüm bu taraflarımız kendini gösterecek bir yüzey arar. Kimi insan gökyüzüne bakınca özgürlük hisseder; belki kendi hayatında sıkıştığı yerleri görür, o genişliği özgürlüğün sembolü yapar. Kimi insa...

Benlik algısı

Kendimizi tanıtırken ne kadar özgürüz? yada ne kadar özgür olabiliriz? Birçoğumuz, kim olduğumuzu anlatırken dışarıdaki insanların gözünde nasıl göründüğümüze, toplumun beklentilerine ve etik değerlerin sınırlarına göre anlatırız.  Asch'ın 1951 yılında yaptığı uyum deneyinde katılımcılar, bir çizgi uzunluğunu karşılaştırmaları için sıraya diziliyor. Her seferinde onlara üç çizgi gösteriliyor ve hangisinin örnek çizgiyle aynı uzunlukta olduğunu söylemeleri isteniyor. Deneyin püf noktası ise, katılımcıların çoğunun aslında “deneyci” rolündeki gruptan oluşması ve bilinçli olarak yanlış cevap vermeleri. Gerçek katılımcı ise bu grubun içinde, kendi gözlemlerine rağmen grubun verdiği yanlış cevaba uyum sağlamak zorunda hissediyor. Yani, birçok kişi doğru cevabı bildiği hâlde, grubun etkisiyle yanlış cevap veriyor. İşte buna  sosyal uyum (social conformity) deniyor; yani bireyin, kendi gözlemi veya içsel doğrusu yerine, grubun davranış ve görüşlerine uyum göstermesi durumu. Toplumun...

Kötü Bir Resim Asarım Korkusuyla Hiç Resim Asmamak

Yatağımın karşısında bir pencere var, odanın duvarları bomboş. Nasıl yaşadım on yıl bu evde? Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi içimden. Ben ne yaptım? Kimse de uyarmadı beni. Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım.  — Oğuz Atay, Tutunamayanlar Her gün bir defteri açtım, ama kelimeler doğru sırayla dizilmedi diye bir satır bile yazamadım. Yine de kalem elimdeydi. Çünkü boş bir sayfa da bir başlangıçtır. Hata yapmadan yaşamak, yaşamamaktır. Hayatımızı nasıl sınırlıyoruz! Kendimizi bir şeyleri mükemmel yapmak zorunda hissettiğimizde, bazen hiç başlamamayı seçiyoruz. Mükemmelliyetçilik, kendi içimizde bir tür sessiz hapsolma hâli gibi. Hata yapmaktan korkmak, adım atmayı ertelemek, bir şeyi “yeterince iyi değil” diye bekletmek… Korkularımızla ördüğümüz bu sınırlar aslında bizi kendimizden uzaklaştırıyor. Asıl büyü, hataların ve eksiklerin içinde gizli. Kötü bir resim asılır, kötü bir karar alınır, yanlış yapılır… Ama her biri bir ...