Ana içeriğe atla

Her korelasyon nedensellik ima etmez

Hayatta sık sık olayları birbirine bağlama eğilimindeyiz. İki şey aynı anda olduğunda, biri diğerine neden olmalı gibi düşünüyoruz. Psikolojide buna korelasyon-nedensellik hatası denir; yani, iki olay birlikte oluyorsa, biri diğerinin nedeni demek değildir.

Beynimiz sürekli anlam arar; olayları birbirine bağlamaya çalışır. Daniel Kahneman’ın kavramıyla, zihnimizin hızlı ve otomatik çalışan kısmına Sistem 1 diyoruz. Sistem 1 bize hızlı cevap verir ve olayları hemen anlamlandırmamızı sağlar, ama çoğu zaman yanıltıcı olabilir. Daha yavaş ve bilinçli düşünen kısmımız ise Sistem 2’dir; hataları fark etmemize ve olayların gerçek nedenlerini doğru değerlendirmemize yardımcı olur.

Diyelim ki bir gün kendini yorgun ve gergin hissediyorsun. O gün çevrendeki insanlar sana biraz soğuk davranıyor gibi geliyor. Hemen aklına geliyor: “Demek ki yorgun olduğum için bana böyle davrandılar.” Ama aslında onların davranışlarının sebebi senin yorgunluğun değildir; belki kendi işleri vardır, belki başka sebeplerden streslidirler. Sen sadece kendi durumunu çevreye yansıtır ve iki olayı bağlamaya çalışırsın.

İşte buna yanılgılı korelasyon deriz. Beynimiz, iki olayı birlikte gördüğünde onları birbirine bağlama eğilimindedir; çoğu zaman gerçekten bir bağlantı olmasa bile. Bu mekanizma, hızlı düşünme sistemi olan Sistem 1’in işleviyle ilgilidir ve hayatı hızlıca anlamlandırmamıza yardımcı olur; ama bazen bizi yanıltabilir.


Zihnimiz yalnızca olayları birbirine bağlamakla kalmaz, tek bir olayın bile bir sebebi olması gerektiğini varsayar. Evrimsel açıdan, atalarımızın hayatta kalabilmesi, tehlikeleri hızlıca öngörebilmelerine bağlıydı. Bir ses duyduklarında hemen “Bu ses yırtıcıdan mı geliyor, yoksa rüzgar mı?” diye sebep ararlardı. Çünkü sebep bulmak hayatta kalmaktı. Bugün tehlikeden kaçmıyoruz belki ama o eski refleks hâlâ bizimle: açıklayamadığımız her şeye bir neden arıyor, belirsizliğe tahammül edemediğimiz için rastlantıyı bile anlamlıymış gibi okumaya çalışıyoruz.

Bazen olaylar sadece olur; illa her şeyin bir nedeni olması gerekmez. 

Zihin, belirsizliğe tahammül etmekte zorlanır. Bu yüzden bazen tek başına gerçekleşen olaylara mantıksal bir neden yüklemeye çalışırız. Oysa bazı şeyler tamamen rastlantısaldır ve hiçbir gizli sebep içermez. Buna rastlantısallık algısı denir.

Olayların bazen sadece “olduğu gibi” olmasını kabul etmek, bize kendi hislerimizi ve tepkilerimizi anlamayı, ve farklı olasılıkları ve bakış açılarını kabul edebilme yeteneğini kazandırır.

Hayatın bazı olaylarının sebebi olmadığını kabul etmek, özgürleştirici midir yoksa rahatsız edici midir?

Bazen iki şey sadece aynı anda olur; hepsi bu.
Her denk geliş bir anlam taşımaz, her sessizlik bir mesaj değildir.
Ve bazen, nedeni bilmemek; yanlış bir neden uydurmaktan çok daha sağlıklıdır.




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Gökyüzü Mü, Ruhumuz Mu? Jung’un Yansıma Kavramıyla İçsel Manzaralar

Gökyüzünü tarif etmenizi istesem… ama kelimelerle değil, hissettirdikleriyle? Yani renkleri, bulutları, ışığı değil de… duygularınızı, içinizde kıpırdayanı anlatmanızı? Bir anda gökyüzü sizin için ne kadar büyük bir anlam hissetmeye başlar; derin düşünmeye başlarsınız. Carl Jung bu durumu, bilinçdışının dış dünyada görünür hâle gelmesi olarak tanımlar. Yani kişi aslında gökyüzünü değil, kendi ruhunun yansımasını betimler. Belki de bu yüzden bazılarımız için gökyüzü özgürlük, bazılarımız içinse yalnızlıktır. Yani bazen bir manzara, bir kişi, bir davranış ya da bir gökyüzü bile bizdeki görünmeyen tarafların yüzeye çıkması için bir alan yaratır. Jung’un “gölge” adını verdiği şey de tam burada devreye girer: İçimizde kabul etmediğimiz, bastırdığımız, hatta bazen fark bile etmediğimiz duygular… Tüm bu taraflarımız kendini gösterecek bir yüzey arar. Kimi insan gökyüzüne bakınca özgürlük hisseder; belki kendi hayatında sıkıştığı yerleri görür, o genişliği özgürlüğün sembolü yapar. Kimi insa...

Benlik algısı

Kendimizi tanıtırken ne kadar özgürüz? yada ne kadar özgür olabiliriz? Birçoğumuz, kim olduğumuzu anlatırken dışarıdaki insanların gözünde nasıl göründüğümüze, toplumun beklentilerine ve etik değerlerin sınırlarına göre anlatırız.  Asch'ın 1951 yılında yaptığı uyum deneyinde katılımcılar, bir çizgi uzunluğunu karşılaştırmaları için sıraya diziliyor. Her seferinde onlara üç çizgi gösteriliyor ve hangisinin örnek çizgiyle aynı uzunlukta olduğunu söylemeleri isteniyor. Deneyin püf noktası ise, katılımcıların çoğunun aslında “deneyci” rolündeki gruptan oluşması ve bilinçli olarak yanlış cevap vermeleri. Gerçek katılımcı ise bu grubun içinde, kendi gözlemlerine rağmen grubun verdiği yanlış cevaba uyum sağlamak zorunda hissediyor. Yani, birçok kişi doğru cevabı bildiği hâlde, grubun etkisiyle yanlış cevap veriyor. İşte buna  sosyal uyum (social conformity) deniyor; yani bireyin, kendi gözlemi veya içsel doğrusu yerine, grubun davranış ve görüşlerine uyum göstermesi durumu. Toplumun...

Kötü Bir Resim Asarım Korkusuyla Hiç Resim Asmamak

Yatağımın karşısında bir pencere var, odanın duvarları bomboş. Nasıl yaşadım on yıl bu evde? Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi içimden. Ben ne yaptım? Kimse de uyarmadı beni. Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım.  — Oğuz Atay, Tutunamayanlar Her gün bir defteri açtım, ama kelimeler doğru sırayla dizilmedi diye bir satır bile yazamadım. Yine de kalem elimdeydi. Çünkü boş bir sayfa da bir başlangıçtır. Hata yapmadan yaşamak, yaşamamaktır. Hayatımızı nasıl sınırlıyoruz! Kendimizi bir şeyleri mükemmel yapmak zorunda hissettiğimizde, bazen hiç başlamamayı seçiyoruz. Mükemmelliyetçilik, kendi içimizde bir tür sessiz hapsolma hâli gibi. Hata yapmaktan korkmak, adım atmayı ertelemek, bir şeyi “yeterince iyi değil” diye bekletmek… Korkularımızla ördüğümüz bu sınırlar aslında bizi kendimizden uzaklaştırıyor. Asıl büyü, hataların ve eksiklerin içinde gizli. Kötü bir resim asılır, kötü bir karar alınır, yanlış yapılır… Ama her biri bir ...