Ana içeriğe atla

Kendinle Kurduğun İlişki Neden Bu Kadar Önemli?


Bazen işler sarpa sardığında, içimizde tanıdık ama pek de tatlı olmayan bir ses belirir. Affetmek yerine yargılayan, anlamak yerine psikolojik tokatlar atan bir ses… 
Çocukluğumuzdan beri bu sesin bizi “daha iyi” yapacağına inandırıldık. “Seni eleştiriyorum çünkü seni seviyorum” dediğini sandığımız iç ses, aslında çoğu zaman yavaş yavaş içimizi kemiren bir eleştirmen.

                  

Psikolojide buna içsel eleştirmen deniyor. Hani şu kendimizi sürekli “yeterince iyi değilim” diye tarttığımız, hata yaptığımızda kendimize laf sokan ses. 

Sürekli aktif olunca da kaygı ve yorgunluk yaratıyor; öyle bir yavaş yavaş içten içe pişirme durumu var. Ve en kötüsü, bunu bize gelişim için gerekliymiş gibi yutturuyor. 

Ama bir bakınca, motivasyonun kaynağı gerçekten acımasızlık değil. Şefkat. Kendimize göstereceğimiz küçük bir anlayış, eleştiriden daha güçlü.

Mesela şöyle düşün: Başarısız olduğunda içinden geçen sesi “Hadi canım, düştün ama bu doğal” diye yumuşatmak, zihnini aniden daha sakin ve net hâle getiriyor.

 Psikolog Dr. Kristin Neff'e göre öz şefkatin bunun üç temel bileşeni var. Öz şefkat kendine nazik olmak, yaşadığın zorlukların yalnızca sana özgü olmadığını fark etmek ve hislerini yargılamadan gözlemlemekten geçiyor. 

Yani kısaca, kendine arkadaşına gösterdiğin anlayışı göstermek, herkesin hata yapabileceğini hatırlamak ve duygularını olduğu gibi kabul etmek… Kendine bunu hatırlattığında, iç sesin birden öfkeli bir patron değil, sana destek veren bir arkadaş hâline geliyor.

Ve işin bir de farkındalık tarafı var. Yani düşüncelerini durdurmak değil, onları fark etmek. “bu yine benim kendimi eleştiren sesim” deyip, ardından onlara kapılmadan devam edebilmek. Sanki zihnini izliyor ama onun oyuncağı olmuyorsun.

Kendimize şefkat gösterdiğimizde, düşüşlerimiz utanç kaynağı olmaktan çıkar. Hata yapmak, eksik olmak, kırılgan olmak… Bunlar insan olmanın doğasıdır. Ve o kırılgan anlarda kendimize uzattığımız anlayış, içsel eleştirmenin en sert sesiyle bile baş edebilir.

“You cannot give yourself compassion if you are constantly criticizing yourself.” — Kristin Neff


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Gökyüzü Mü, Ruhumuz Mu? Jung’un Yansıma Kavramıyla İçsel Manzaralar

Gökyüzünü tarif etmenizi istesem… ama kelimelerle değil, hissettirdikleriyle? Yani renkleri, bulutları, ışığı değil de… duygularınızı, içinizde kıpırdayanı anlatmanızı? Bir anda gökyüzü sizin için ne kadar büyük bir anlam hissetmeye başlar; derin düşünmeye başlarsınız. Carl Jung bu durumu, bilinçdışının dış dünyada görünür hâle gelmesi olarak tanımlar. Yani kişi aslında gökyüzünü değil, kendi ruhunun yansımasını betimler. Belki de bu yüzden bazılarımız için gökyüzü özgürlük, bazılarımız içinse yalnızlıktır. Yani bazen bir manzara, bir kişi, bir davranış ya da bir gökyüzü bile bizdeki görünmeyen tarafların yüzeye çıkması için bir alan yaratır. Jung’un “gölge” adını verdiği şey de tam burada devreye girer: İçimizde kabul etmediğimiz, bastırdığımız, hatta bazen fark bile etmediğimiz duygular… Tüm bu taraflarımız kendini gösterecek bir yüzey arar. Kimi insan gökyüzüne bakınca özgürlük hisseder; belki kendi hayatında sıkıştığı yerleri görür, o genişliği özgürlüğün sembolü yapar. Kimi insa...

Benlik algısı

Kendimizi tanıtırken ne kadar özgürüz? yada ne kadar özgür olabiliriz? Birçoğumuz, kim olduğumuzu anlatırken dışarıdaki insanların gözünde nasıl göründüğümüze, toplumun beklentilerine ve etik değerlerin sınırlarına göre anlatırız.  Asch'ın 1951 yılında yaptığı uyum deneyinde katılımcılar, bir çizgi uzunluğunu karşılaştırmaları için sıraya diziliyor. Her seferinde onlara üç çizgi gösteriliyor ve hangisinin örnek çizgiyle aynı uzunlukta olduğunu söylemeleri isteniyor. Deneyin püf noktası ise, katılımcıların çoğunun aslında “deneyci” rolündeki gruptan oluşması ve bilinçli olarak yanlış cevap vermeleri. Gerçek katılımcı ise bu grubun içinde, kendi gözlemlerine rağmen grubun verdiği yanlış cevaba uyum sağlamak zorunda hissediyor. Yani, birçok kişi doğru cevabı bildiği hâlde, grubun etkisiyle yanlış cevap veriyor. İşte buna  sosyal uyum (social conformity) deniyor; yani bireyin, kendi gözlemi veya içsel doğrusu yerine, grubun davranış ve görüşlerine uyum göstermesi durumu. Toplumun...

Kötü Bir Resim Asarım Korkusuyla Hiç Resim Asmamak

Yatağımın karşısında bir pencere var, odanın duvarları bomboş. Nasıl yaşadım on yıl bu evde? Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi içimden. Ben ne yaptım? Kimse de uyarmadı beni. Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım.  — Oğuz Atay, Tutunamayanlar Her gün bir defteri açtım, ama kelimeler doğru sırayla dizilmedi diye bir satır bile yazamadım. Yine de kalem elimdeydi. Çünkü boş bir sayfa da bir başlangıçtır. Hata yapmadan yaşamak, yaşamamaktır. Hayatımızı nasıl sınırlıyoruz! Kendimizi bir şeyleri mükemmel yapmak zorunda hissettiğimizde, bazen hiç başlamamayı seçiyoruz. Mükemmelliyetçilik, kendi içimizde bir tür sessiz hapsolma hâli gibi. Hata yapmaktan korkmak, adım atmayı ertelemek, bir şeyi “yeterince iyi değil” diye bekletmek… Korkularımızla ördüğümüz bu sınırlar aslında bizi kendimizden uzaklaştırıyor. Asıl büyü, hataların ve eksiklerin içinde gizli. Kötü bir resim asılır, kötü bir karar alınır, yanlış yapılır… Ama her biri bir ...